MEVLANA 'nın TEBRİZ 'li GÜNEŞİ, ŞEMS ve HAYATI
LogoYanReklam.php Eklenen ��erik Bulunamad�
Odacı Döviz & Altın A.Ş.
English French German Spain Italian Dutch Russian Portuguese Japanese Korean Arabic Chinese Simplified
Follow Me on Pinterest
MEVLANA 'nın TEBRİZ 'li GÜNEŞİ, ŞEMS ve HAYATI  
 
   2012-07-14 20:52:17  

 

Konya’ya gelen büyük velîlerden. İsmi Muhammed bin Ali’dir. Tebriz’de doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. Şems-i Tebrîzî lakabıyla meşhûr oldu. 1247 (H.645) târihinde Konya’da şehîd edildi. Mevlânâ’nın medresesinde defnedildi.

Şemseddîn-i Tebrîzî hazretleri, Tebriz’de ilim öğrendi ve edeb üzere yetişti. Daha küçük yaştayken mânevî hallere, üstün derecelere kavuştu. Kendisi şöyle anlatır:

“Henüz ilk mektepteydim. Daha bülûğ çağına girmemiştim. Peygamber efendimizin sevgisi bende öyle yer etmişti ki, kırk gün geçtiği halde, O’nun muhabbetinden aklıma yemek ve içmek gelmedi.Bâzan yemeği hatırlattıklarında, onları elimle yâhut başımla reddederdim. Göklerdeki melekleri ve yerde gayb âlemini, kabirdekilerin hallerini müşâhede edebilirdim. Hocam Ebû Bekr, hallerimi başkalarına haber vermekten beni men ederdi. Bir gün babam bu hallerimden ürktü ve beni karşısına alıp; “Yavrucuğum! Ben senin acâyip işlerinden bir şey anlamıyorum. Bunun sonu nereye varacak? Korkarım ki sana bir zarar erişir?” dedi. Ben de ona; “Babacığım! Bir tavuğun altına konan bir ördek yumurtasından çıkan ördek yavrusunun dereye dalıp yüzdüğü gibi ben de mânevî deryâya dalmış bir haldeyim.” diye cevap verdim.”

Şems-i Tebrîzî hazretleri, Ebû Bekr-i Kirmânî’den ve Bâbâ Kemâl-i Cündî’den feyz aldı. Onunla berâber, Bâbâ Kemâl’in yanında, Şeyh Fahreddîn-i Irâkî de ders aldı. Şeyh Fahreddîn, her keşf ve hâlini, şiirler hâlinde Bâbâ Kemâl’e arz eder bildirirdi. Birgün Bâbâ Kemâl, Şemseddîn-i Tebrîzî’ye; “Sana esrârdan ve hakîkatlerden bir şey hâsıl olmuyor mu? Neden hiç söylemiyorsun?” dedi. Cevâbında; “Ondan daha çok oluyor. Fakat, ben onun gibi şiir söyleyemiyorum.” dedi. Bunun üzerine Bâbâ Kemâl; “Allahü teâlâ, sana öyle bir arkadaş ihsân eder ki, o senin adına her mârifet ve hakîkatleri söyler.” buyurdu.Şems-i Tebrîzî hocalarını çok sever, derslerine çok çalışırdı. Bu bağlılık ve çalışmalarının sonunda, mânevî ilimlerde yüksek derecelere ulaştı.

Şems-i Tebrîzî hazretleri dünyâya hiç kıymet vermez, haram ve şüphelilerden son derece sakınır, mübâhların fazlasını terk ederdi. Bir yerde durmaz, talebelerin bulundukları yerlere giderek onları yetiştirirdi. Bu şekilde bıkmadan, yorulmadan pekçok yerler dolaştı. Bunun için kendisine “Uçan güneş” dediler. Şems-i Tebrîzî hazretleri seyâhat ettiği yerlerde, uğradığı memleketlerde iyi bir dost bulunması için duâ ederdi.

Kendisi anlatır: “Bir zaman Rabbime, beni kendi velîleri arasına koyup onlara arkadaş et diye yalvarırdım. Bunun üzerine bir gece rüyâmda bana; “Seni bir velîye arkadaş edeceğiz.” dediler. Ben de; “Peki o velî zât nerede bulunur?” dedim. Bana; “Aradığın velî Rum diyârındadır.” dediler. Sonra onu bir zaman aradım. Bana rüyâmda; “Daha bulacağın zaman gelmedi.” dediler. Bir zaman geçtikten sonra bana; “Ey Şems-i Tebrîzî! Senin en şerefli dostun ve arkadaşın Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleridir.” diye ilhâm edildi. Bundan sonra Rum diyârına gitmek ve o sevgili zât ile görüşmek ve yolunda başımı fedâ etmek üzere yollara düştüm.”

Şems-i Tebrîzî hazretleri bu ilhâm üzerine tam bir doğruluk ve büyük bir aşkla Tebriz’den Anadolu’ya hareket etti. ÖnceŞam’a oradan Konya’ya geldiği de rivâyet edilmiştir. Bu yolculuğu esnâsında başından birçok hâdiseler geçti.

Şems-i Tebrîzî hazretleri uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra 1244 senesi Ekim ayında Konya’ya geldi.Büyük kapıdan şehre girerek bir han sordu. Gösterilen Şekerrîzân Hanına yerleşti.

Şemseddîn-i Tebrîzî önceleri çok riyâzet eder, nefsini ıslâh ile uğraşırdı. On veya on beş günde bir kerre iftar ederdi. Gıdâsı yarım bayat çörek parçasıydı. Onu da paça suyuna doğrar, tirid yapardı. Bir gün çorba pişiren onun bu hâlini öğrenip çorbaya biraz fazlaca yağ karıştırmıştı.Şemseddîn hazretleri bunu görünce o dükkan sâhibiyle bir daha alış-veriş yapmadı.

Şems-i Tebrîzî hazretleri Konya’ya geldiğinde halk onun hakkında; “Acabâ bu zât Allahü teâlânın bir velîsi midir?” dediler ve onun sohbetlerini dinlemeyi arzu ettiler. Şems-i Tebrîzî hazretleri kimseyle görüşmek istemedi. Konuşmalar çoğalınca, mecbur kalıp; “Benim bir huyum vardır. Nedir derseniz! Ben bir yahûdî ve hıristiyan gördüğümde onlaraHak teâlânın hak yola kavuşturması için duâ ederim. Bir kimse ki bana sövse, rencide etse ben yine ona duâ edip; “Yâ Rabbî! O kimsenin dilini sövmekten kurtar, iyiye çevirip sövmek yerine tesbihle, tehlille meşgûl olsun demekten başka işim yoktur. Ben velî olsam olmasam size ne?” buyurdu ve bir zaman insanlarla görüşmekten uzak durdu.

Şems-i Tebrîzî hazretleri günlerini orada geçirirken, bir gün kapıda oturmuş Allahü teâlânın mahlûkâtı hakkında tefekkür ediyordu. O sırada Mevlânâ hazretleri talebeleriyle oradan geçerken, kapı önünde tefekkür hâlindeki, Şems hazretlerine baktı, ona selâm verdi. Ve yoluna devâm etti. Kendi kendine de; “Bu, yabancı bir kimseye benziyor. Buralarda böyle birisini hiç görmedim. Ne kadar da nûrlu bir yüzü var.” diye düşünürken âniden atının yularını bir elin tuttuğunu gördü. Atı durduran Mevlânâ hazretleri, elin sâhibinin o yabancı olduğunu görünce; “Buyurunuz! Bir arzunuz mu var?” dedi. O da; “İsminizi öğrenmek istiyorum.” deyince, Mevlanâ; “Celâleddîn Muhammed.” diye cevap verdi. Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî; “Bir suâlim var. Acabâ Muhammed aleyhisselâm mı, yoksaBâyezîd-i Bistâmî mi büyüktür?” diye sordu.Böyle bir soruyu ilk defâ duyan Mevlânâ hazretleri; “Elbette ki Muhammed aleyhisselâm büyüktür. Bütün mahlûkât ve Bâyezîd O’nun hürmetine yaratıldı.” dedi. Bu cevâbı bekleyen Şems-i Tebrîzî; “Peki, Muhammed aleyhisselâm; “Biz seni lâyıkıyla bilemedik yâ Rabbî!” dediği hâlde, Bâyezîd-i Bistâmî, niçin “Sübhânî, benim şânım ne yücedir” diye söyledi. Bunun hikmetini söyler misiniz?” diyerek tekrar sordu. Mevlânâ hazretleri, buna da şöyle cevap verdi: “Peygamber efendimizin mübârek kalbi öyle bir deryâ idi ki, ona ne kadar mârifet, aşk-ı ilâhî tecellî etse, ne kadar muhabbet, Allahü teâlânın sevgisi dolsa onu içine alır, kuşatırdı. Hattâ daha çoğunu isteyip;”Yâ Rabbî! Verdiğin bu nîmetleri daha da arttır.” buyurdu. Fakat, Bâyezîd-i Bistâmî’nin kalbi o kadar geniş olmadığı için, ilâhî feyzlere tahammül edemeyerek ufak bir tecelli ile dolup taşardı. Az bir feyzle taşınca da böyle şeyler söylerdi.” Bu îzâhata hayran kalan Şems-i Tebrîzî, “Allah” diyerek yere yığıldı. Bayılmıştı. Mevlânâ hazretleri, hemen atından inerek Şems-i Tebrîzî’yi kucakladı, ayağa kaldırdı. Bu nûr yüzlü zâta çok ısınmıştı, kalbinde o kadar muhabbet hâsıl olmuştu ki, ayılınca büyük bir hürmet ve edeb ile evine götürdü. Bu zâtın, geleceğini ilk hocası Seyyid Burhâneddîn hazretlerinin söylediği Şems-i Tebrîzî olduğunu öğrenince; “Ey muhterem efendim! Gerçi evimiz size lâyık değil ise de, zât-ı âlinize sâdık bir köle olmaya çalışacağım. Kölenin nesi varsa efendisinindir. Bundan böyle bu ev sizin, çocuklarım da evlâtlarınızdır.” diyerek hizmetine koşmaya başladı. Gece-gündüz hiç yanından ayrılmayıp, onun sohbetlerini büyük bir zevk içinde dinlemeye başladı. Ondan hiç ayrılmıyor, talebelerine ders vermeye, insanlara câmide vâz ü nasîhata gitmiyordu. Yanlarına dahî, hizmetlerini görmek üzere büyük oğlu SultanVeled  Girebilirdi. Her gün Şems-i Tebrîzî ile sohbet ederler, Allahü teâlânın yarattıkları üzerinde tefekküre dalarlar, namaz kılarlar, cenâb-ı Hakk’ı zikrederek muhabbetlerini tâzelerlerdi. Bir gün Mevlânâ havuz kenarındaydı. Yanında kitaplar vardı. Şems-i Tebrîzî hazretleri gelip, kitapları sordu ve hepsini suya attı. Kitapların suya atılması üzerine, Mevlânâ; “Âh babamın bulunmaz yazıları gitti.” diyerek çok üzüldü. Şems-i Tebrîzî hazretleri elini uzatıp kitapların her birini aldı. Hiçbiri ıslanmamıştı. Mevlânâ “Bu nasıl işdir?” dedi. “Bu zevk ve hâldir. Sen anlamazsın.” buyurdu. Mevlânâ, Şems-i Tebrîzî’nin bu kerâmetini görünce, ona olan bağlılığı daha da artıp, sarsılmaz bir kale gibi oldu.

Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled, onların hâllerini şöyle anlatır: “Ansızın Şems-i Tebrîzî hazretleri gelip babam ile görüştü. Babamın gölgesi, onun nûrunda yok oldu. Onlar birbirlerine öyle muhabbet gösterdiler ki, etraflarında kendilerinden başkasını görmüyorlardı. Şems-i Tebrîzî, babama mârifetten, Allahü teâlânın zâtına ve sıfatlarına âit ince bilgilerden ve O’na muhabbetten bahsediyordu. Babam da bunları büyük bir haz ile dinliyordu.

Eskiden herkes babama uyardı, şimdi ise, babam, Şems’e uyar oldu. Şems babamı muhabbete dâvet ettikçe, babam, Allahü teâlânın muhabbetinden yanıp kavrulurdu. Babam artık onsuz yapamıyor, yanından bir ân ayrılmıyordu. Bu şekilde aylarca sohbet ettiler. Böylece babam pek büyük mânevî derecelere yükseldi.”

Şems-i Tebrîzî, Peygamber efendimizin güzel ahlâkını örnek alıp, bütün işlerini, âdetlerini, ahlâkını O’na uydurmaya gayret ederdi. Şâyet bir kimseden rahatsız olsa; “Yâ Rabbî! Bu kimsenin malını ve çocuklarını çok eyle” derdi. Çünkü, Peygamber efendimiz de böyle duâ ederdi. Resûlullah efendimizin bedduâ etmek âdetleri değildi.

Şems-i Tebrîzî hazretleri; “Eğer bir kimse bana âhiretim ile ilgili bir defâ iyilik edip, dünyâ ile ilgili binlerce kötülük etse, ben onun bir defâ yaptığı iyiliğe nazar ederim. Çünkü iyi ahlâk bunu icâbettirir.” buyururdu.

Şems-i Tebrîzî hazretleri her nerede bir cenâze görse; “Âh! Bu cenâzenin yerinde ben olsaydım. Onun yerine beni defnetselerdi.” derdi. Bunu işitenler; “Niçin böyle söylüyorsun?” dediklerinde, onlara; “Âşık olanlar mâşuklarına bir an önce kavuşmak isterler. Maksatlarına en kısa zamanda ulaşmaları makbûl değil midir?” diye cevap verirdi.

Kendisine bir şey ikrâm etseler veya bir şey istediğinde getirseler, onlara mutlaka karşılığında bir şey verirdi. Ayrıca bu iyiliği yapanlara teveccüh ve duâ ederdi. Onun duâsına kavuşanların kalb gözleri açılır, keşif, kerâmet sâhibi olurlardı.

Şems-i Tebrîzî hazretleri güzel halleri ve kerâmetleri ile meşhûr oldu.

Sirâceddîn anlatır: “Kış mevsiminin ortasıydı. Bir kimse bahçesine gül dikmişti. Bunu Şems-i Tebrîzî’nin bulunduğu bir mecliste; “Efendim! Ben bu günlerde bahçeye gül ağacı diktim. Acaba tutup gül verir mi? Yoksa emeğim boşa mı gider?” diye sordu. Bu kimsenin tereddütlü hâlini gören Şems-i Tebrîzî; “Cenâb-ı Hak isterse, böyle sebepsiz de yaratır.” derken, hırkasının altından bir demet gül çıkardı. Orada bulunan bizler bu kerâmeti görünce, hayretimizden şaşırıp kaldık.”

Sultânın bir oğlu vardı. Çok yiğit ve yakışıklı idi. Fakat bir şeyi hemen ezberleyemez çok kısa zamanda da unuturdu. Hocaları, onun unutkanlığından usanmışlardı. Babası bir gün Şems-i Tebrîzî’nin huzûruna gelip, oğlunun durumunu anlattı ve himmetini istirhâm edip, Kur’ân-ı kerîm öğretmesini istedi. Şems-i Tebrîzî de kabûl buyurup; “İnşâallah her gün Kur’ân-ı kerîmin bir cüzünü (yirmi sahife) ezberler.” dedi. Orada bulunanlar, bu söze şaşırdılar. Ertesi günden îtibâren, çocuk derse gelmeye başladı ve her gün yirmi sahife ezberledi. Bir ayda Kur’ân-ı kerîmin tamâmını ezberlemiş oldu.

Şems-i Tebrîzî hazretleri ile Mevlânâ, mehtaplı bir gecede medresenin damında oturmuş sohbet ediyorlardı. Bir ara Şems, etrâfına bir göz gezdirerek; “Hiçbir pencereden ışık görünmüyor, herkes ölü gibi yatıyor. Keşke uyanık olsalar da, âhiret için birazcık çalışıp, kıyâmet gününde güç durumda kalmasalar. Yoksa bu hâlleriyle ölüden farkları yok.” dedi. Bunun üzerine Mevlânâ hemen ellerini kaldırıp; “Yâ Rabbî! Şems-i Tebrîzî hazretlerinin hürmetine bu uykuda ölü gibi yatan kullarını uyandır!” diye duâ etti.Duânın akabinde, gökyüzünde bir anda bulutlar toplanmaya, şimşekler çakmaya ve gök gürlemeye başladı. Bu şiddetli gürültülerden uyuyan herkes uyandı. Yakın evlerden “Allah!Allah!” sesleri gelmeye başladı. Bir müddet bu sesleri dinlediler ve Şems; “İnsanların, Rabbimizin hıfz-u emânında (korumasında) olabilmeleri için, âlim, kâmil bir rehbere ihtiyaçları vardır. Ancak böyle bir rehbere kavuşanlar, yer ve gök âfetlerinden, maddî ve mânevî bütün zararlardan korunabilirler. Görüldü ki, şu insanların uykudan uyanıp “Allah! Allah!” demeleri, gök gürlemesinden dolayıdır. Onun gibi, bu insanların hakîkî uykudan uyanmaları, cenâb-ı Hakk’ın sevdiği bir âlimi veya velîsi sebebiyle olmaktadır.” buyurdu.

Mevlânâ bir gün talebelerine, Şems-i Tebrîzî hazretlerinin üstünlüklerinden, bâzı kerâmetlerinden ve onun üstün vasıflarından bahsetti. Bunları işiten Sultan Veled şöyle anlatır; “Babam Mevlânâ, Şems-i Tebrîzî’yi o kadar çok medhetti ki, hemen Şems’in huzûruna koştum. Geldiğimi görünce; “Ey Behâeddîn! Baban Mevlânâ’nın hakkımda söyledikleri doğrudur. Fakat, Mevlânâ’nın yanında bin tâne Şems, onun yanında zerreler gibi kalır. Bunun için onu bırakıp da benim hizmetime gelmek münâsib olmaz.” buyurdu.”

Şems-i Tebrîzî hazretleri bir gün kalb gözüyle gayb âlemini seyrederken, kırk bin talebesi olan evliyânın büyüklerinden birini gördü. Ellerini açmış, büyük bir gönül kırıklığı içerisinde cenâb-ı Hakk’a; “Yâ Rabbî! Yâ Rabbî!” diye duâ ediyordu. Öyle bir yalvarışı vardı ki, bütün rûhlar, onunla birlik olmuşlar, “Yâ Rabbî! Yâ Rabbî!” diyorlardı. Şems-i Tebrîzî de o anda cenâb-ı Hakk’a münâcaat edip, yalvardı. Bu sırada yalvarışlarına cevap olarak; “İste ey Şems!Bütün dileklerin yerine getirilecek.” diyen bir ses işitti. Bunun üzerine Şems-iTebrîzî; “Yâ Rabbî! Sana bütün rûhlarla birlikte”Yâ Rabbî! Yâ Rabbî!” diye yalvaran bu velî kuluna ihsân eyle.” dedi. Şems-i Tebrîzî hazretlerinin bu şefâatiyle, o velî, derhal isteğine kavuştu.

Mevlânâ Celâleddîn ileŞems-i Tebrîzî hazretlerinin zâhiri ve bâtınî çalışmaları devam ederken, onların bu sohbetlerini hazmedemeyen ve Mevlânâ’nın kendi aralarına katılmamasına üzülen bâzı kimseler, Şems-i Tebrîzî hakkında uygun olmayan sözler söylemeye başladılar. Bu söylentiler, Mevlânâ’nın kulağına kadar geldi. Diyorlardı ki: “Bu kimse Konya’ya geleli, Mevlânâ bizi terk etti. Gece gündüz hep birbirleriyle sohbet ediyorlar da, bizlere hiç iltifât göstermiyorlar. Yanlarına kimseyi de koymuyorlar. Mevlânâ, Sultân-ül-ulemâ’nın oğlu olsun da, Tebrîz’den gelen ve ne olduğu belli olmayan bu kimseye gönül bağlasın. Onun için bize sırt çevirsin. Hiç Horasan toprağı ile (Mevlânâ hazretlerinin memleketi) Tebrîz toprağı bir olur mu? Elbette Horasan toprağı daha kıymetlidir.” Bu söylentilere Mevlânâ; “Hiç toprağa îtibâr olunur mu? Bir İstanbullu, bir Mekkeliye gâlip gelirse, Mekkelinin İstanbulluya tâbi olması hiç ayıp sayılır mı?” diyerek cevap verdi. Fakat söylentiler durmadı. Şems-i Tebrîzî hazretleri artık Konya’da kalamıyacağını anladı. O çok kıymetli dostunu, o mübârek ahbâbını bırakarak Şam’a gitti.

Şems-i Tebrîzî hazretlerinin gitmesi Mevlânâ’yı çok üzdü. Günler geçtikçe ayrılık acısına sabredemiyor, kendisinde tahammül edecek bir hâl bırakmıyordu. Şems’in ayrılık hasreti ve muhabbeti ile yanıyordu. “Şems! Şems!” diyerek ciğeri yakan kasîdeler söylüyor, göz yaşlarıyla dolu yazdığı mektupları Şam’a, Şems-i Tebrîzî hazretlerine gönderiyordu. Eğer bir kimse; “Şems-i Gördüm.” diye yalan söylese, ona müjdelik olarak üzerindeki elbisesini verirdi. Bir defâsında birisi; “Şems-i Tebrîzî’yi Şam’da gördüm. Sıhhati yerindeydi.” dedi. Mevlânâ, ona elinde bulunan ne varsa hepsini verdi. Orada bulunanlardan biri; “O, Şems-i Tebrîzî’yi görmedi. Yalan söylüyor” deyince, Mevlânâ da; “Ona verdiğim bu elbiseler, sevdiğimin yalan haberinin müjdesidir. Onun hakîkî haberini getirene canımı veririm.” diye cevap verdi. Böylece aylar geçti. Mevlanâ artık dayanamayacağını anlayınca, oğlu SultanVeled’i Şam’a göndermeye karar verdi. Oğlunu çağırıp; “SüratleŞam’a varıp, filanca hana gidersin. Şems-i Tebrîzî hazretlerinin o handa bir genç ile sohbet ettiğini görürsün. O genci küçümseme sakın. O, Allahü teâlânın sevdiği evliyânın kutuplarından biridir. Selâmımı ve duâ isteğimi kendilerine bildir. İçinde bulunduğum şu vaziyetimi, hasretimi dile getir. Buraya acele teşriflerini tarafımdan istirhâm et.” dedi. Sultan Veled, hemen hazırlıklarını tamamlayıp yola çıktı. Şam’da, babasının târif ettiği handa, Şems-i Tebrîzî’yi bir gençle konuşuyor buldu. Durumu dilinin döndüğü kadar anlattı.Konya’da bu hâdiseye sebeb olanların tövbe ettiğini ve Mevlânâ’dan çok özürler dilediklerini de sözüne ekledi. Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî, Konya’ya tekrar gitmeye karar verdi. Hemen yola çıktılar. Sultan Veled, Şems hazretlerini ata bindirdi, kendisi de arkasında yaya olarak yürüyordu. Şems-i Tebrîzî, Sultan Veled’in ata binmesi için ne kadar ısrâr ettiyse, o; “Sultânın yanında hizmetçinin ata binmesi bizce yakışık almaz.” diyerek ata binmedi. Sultan Veled, Konya’ya yaklaştıklarında Mevlânâ’ya haberci gönderip, Konya’ya girmek üzere olduklarını bildirdi. Mevlânâ hazretleri müjdeyi getirene o kadar çok hediye verdi ki, o kimse zengin oldu. Konya’da tellâllar bağırtılarak, Şems’in Konya’yı teşrif etmek üzere olduğu bildirildi. Konya’da başta pâdişâh olmak üzere, ileri gelen vezîrler, hâkimler, zenginler ve bütün halk yollara döküldü. Büyük bir bayram havası içinde Şemseddîn Tebrîzî ile Sultan Veled göründüler. Sultan Veled, atın yularından tutmuş, Şems de atın üzerinde, başı önünde ağır ağır ilerliyorlardı. Bu muhteşem manzarayı seyredenler, büyük bir heyecana kapıldılar. Mevlânâ koşarak ilerledi, atın dizginlerine yapıştı. Göz göze geldiler. Şems’in attan inmesine yardım eden Mevlânâ, üstâdının ellerinden sevinç gözyaşları arasında doya doya öptü. Bu arada yanık sesli hâfızlar Kur’ân-ı kerîm okumaya başladılar. Herkes büyük bir haz içinde Kur’ân-ı kerîmi dinledikten sonra, sıra ile Şems-i Tebrîzî hazretlerinin ellerini öptüler. Sonra Mevlânâ’nın medresesine geldiler. Şems-i Tebrîzî, Sultan Veled’in kendisine gösterdiği hürmeti ve yaptığı hizmetleriMevlânâ’ya anlattı. Bundan çok memnun olduğunu bildirerek; “Benim bir serim (başım) bir de sırrım vardır. Başımı sana fedâ ettim. Sırrımı da oğlun Sultan Veled’e verdim. Eğer Sultan Veled’in, bin yıl ömrü olsa da hepsini ibâdetle geçirse, ona verdiğim sırra, yâni evliyâlıkta yükselmesine sebeb olduğum derecelere kavuşamaz.” dedi.

Mevlânâ Celâleddîn ile Şems-i Tebrîzî, eskisi gibi yine bir odaya çekilip sohbete başladılar. Hiç dışarı çıkmadan, yanlarına oğlundan başka kimseyi sokmadan, mânevî bir âlemde ilerlemeye başladılar. Halk, Şems gelince Mevlânâ’nın sâkinleşeceğini, aralarına katılıp, kendilerine nasîhat edeceğini, sohbetlerinden istifâde edeceklerini ümîd ederlerken, tam tersine, eskisinden daha fazla Şems’e bağlandığını ve muhabbetinin ziyâdeleştiğini gördüler.

Şems-i Tebrîzî hazretleri,Mevlânâ’yı velîlik makamlarının en yüksek derecelerine çıkarmak için elinden gelen bütün tedbirlere başvuruyor, her türlü riyâzet ve mücâhedeyi yaptırıyordu. Günler bu şekilde devâm ederken, halk, Mevlânâ’nın hiç görünmemesinden dolayı Şems’e kızmaya başladı. Bir gün bu söylenenleri Şems-i Tebrîzî işitince, Sultan Veled’e; “Ey Veled!Hakkımda yine sû-i zan etmeye başladılar. Beni Mevlânâ’dan ayırmak için, söz birliği etmişler. Bu seferki ayrılığımın acısı çok derin olacak!” dedi.

1247 senesi Aralık ayının beşine rastlayan Perşembe gecesiydi. Mevlâna ile Şems hazretleri yine odalarında sohbet ediyorlar, Allahü teâlânın muhabbetinden ve çeşitli velîlik makamlarından anlatıyorlardı. Bir ara kapı çalındı ve Şems hazretlerini dışarı çağırdılar. Şems-i Tebrîzî, Mevlânâ’ya; “Beni katletmek için çağırıyorlar.” dedi ve dışarı çıktı. Dışarda bir grup kimse, bir anda üzerine hücûm ettiler. Şems-i Tebrîzî hazretlerinin “Allah!” diyen sesi duyuldu. Mevlânâ hemen dışarı çıktı, fakat hiç kimse yoktu. Yerde kan lekeleri vardı. Derhal oğlu Sultan Veled’i uyandırıp, durumun tetkîkini istedi. Yapılan bütün araştırmalarda Şems-i Tebrîzî hazretlerinin mübârek cesedini bulamadılar. Bu cinâyeti işleyenler yedi kişi idi. İçlerinde, Mevlânâ’nın oğlu Alâeddîn de vardı.Yedisi de kısa bir süre sonra çeşitli belâlara yakalanarak öldüler. Bir gece Sultan Veled, rüyâsında Şems-i Tebrîzî’nin cesedinin bir kuyuya atıldığını gördü. Şems-i Tebrîzî hazretleri ona; “Ben falan yerdeki kuyudayım. Beni buradan alıp defneyleyin.” buyurdu. Sultan Veled uyanınca, yanına en yakın dostlarından birkaçını alarak, gördüğü kuyuya gittiler. Cesed hiç bozulmamıştı. Bulunduğu yerden alıp cenâze hizmetlerini gördüler ve Mevlânâ’nın medresesine defnettiler.

Şems-i Tebrîzî’nin kıymetli, hikmetli sözlerinden bâzıları şöyledir:

Şems-i Tebrîzî hazretlerine bir kimse; “Efendim! Mârifeti bana anlatır mısınız?” dedi. O da; “Bir gönül ki, Allahü teâlânın muhabbetiyle yanıp, onunla hayat buluyorsa, bu mârifettir.” buyurdu. Soruyu soran; “Peki ben ne yaparsam bu mârifeti elde edebilirim?” diye tekrar sordu. “Bedeni terk ederek. Çünkü Allahü teâlâ ile kul arasındaki perde, kişinin bedenidir. Allahü teâlâya vâsıl olmasına mâni olacak şey dört tânedir: 1) Şehvet, 2) Çok yemek. 3) Mal ve makam, 4) Ucb ve gurûr. İşte bu dört şey, kulun cenâb-ı Hakk’a ulaşmasına mânidir.” buyurdu.

Bir defâsında da; “Velîler, Allahü teâlâyı zikretmekten yorulmazlar ve O’nun muhabbetine doymazlar. Onların yanında dünyânın hiçbir kıymeti yoktur. Onlar, her an Allahü teâlâyı zikrederler, şükrederler, ibâdete devam ederler. Bir kalpten bütün arzu ve istekler çıkarsa, orada Allahü teâlânın sevgisinden başka bir sevgi kalmaz.” buyurdu.

“İlim üç şeydir: Zikreden dil, şükreden kalp, sabreden beden.”

“Perhizi olmayan bir vücûd, meyvesiz bir ağaç; utanması olmayan bir beden, tuzsuz bir aş; gayreti olmayan bir vücûd, sâhipsiz bir köle gibidir.” buyurdu.

Şems-i Tebrîzî hazretlerine; “İnsanların en üstünü, kıymetlisi kimdir?” dediler. Cevâbında; “Şu dört kimsenin kıymeti, Allahü teâlâ katında yüksektir: 1) Şükreden zengin, 2) Kanâatlı ve sabreden fakir, 3) İşlediği günâhlara pişmân olup, Allahü teâlânın azâbından korkan kişi, 4) Takvâ, verâ, zühd sâhibi; yâni haramlardan sakınıp, şüpheli korkusuyla mübahların çoğunu terkederek dünyâya zerre kadar meyletmeyen âlimdir.” buyurdu. “Bu kıymetli insanların içinde en üstünü hangisidir?” diye sordular. Buyurdu ki: “İlim ve hilm (yumuşaklık) sâhibi âlimlerdir.”

Cömertliği sordular, buyurdu ki: “Dört türlü sehâvet, cömertlikvardır: 1) Mal cömertliği; zâhidlere, dünyâya kıymet vermeyenlere mahsustur. Onlar malı verirler, mârifeti, Allahü teâlâyı tanımayı alırlar. 2) Beden cömertliği; müctehid olan âlimlere mahsustur. Onlar da Allahü teâlânın yolunda vücutlarını harcarlar ve hidâyeti alırlar. 3) Can cömertliği; şehidlere mahsustur. Onlar da canlarını vererek Cennet’i alırlar. 4) Kalb cömertliği; âriflere mahsustur. Onlar da gönül vererek muhabbeti alırlar.”

“Dünyâ, insanı hevâ ve hevesine kaptırır, nefsin arzularına uydurur. Netîcede Cehennem’e götürür.”

“İnsanoğlunun edepten nasîbi yoksa, insan değildir. İnsan ile hayvan arasını ayıran edeptir.”

“Âhireti kazanmak için çalışmak lâzımdır. Bu, insanı Cennet’e götürüp, Allahü teâlânın cemâlini görmekle şereflenmesine sebeb olur.”

Şems-i Tebrîzî hazretlerinin aşkla söylediği beytlerinden bâzıları şöyledir:

 

Bihamdillah direm Allah
Alıp aklımı fikrullah
Dilimde zâtın esmâsı
Bana üns oldu zikrullah
Salâtullah selâmullah
Aleyke yâ Resûlallah

Bu tevhidden murâd ancak
Cemâl-i zâta ermektir
Görünen kendi zâtıdır
Değil sanma ki gayrullah
Salâtullah selâmullah
Aleyke yâ Resûlallah

Ben ol pervâneyim geldim
Düşüp aşk oduna yandım

 

Yanuban küllü yandım
Beni yaktı aşkullah
Salâtullah selâmullah
Aleyke yâ Resûlallah

Gönül âyinesin sûfî
Eğer kılar isen sâfî
Açılır sana bir kapı
Ayân olur Cemâlullah
Salâtullah selâmullah
Aleyke yâ Resûlallah

Şems-i Tebrîz bunu bilir
Ehad kalmaz fenâ bulur
Bu âlem küllü mahvolur
Hemen bâkî kalır Allah
Salâtullah selâmullah
Aleyke yâ Resûlallah

YAPACAĞIM BİR ŞEY YOK

Şems-i Tebrîzî hazretleri Şam’danKonya’ya gelirken, yol üzerinde bulunan bir hana uğrayarak burada yatmak istedi. Fakat uğradığı bütün hanların dolu olduğunu, hiç kalacak yerlerinin olmadığını öğrenince, câmide sabahlamak istedi. Câmiye gidip yatsı namazını cemâatle kıldı. Cemâat dağıldığında, o hâlâ duâya devâm ediyordu. Duâsını bitirdiğinde, câmide kimse kalmamıştı. Cübbesini çıkarıp başının altına koyarak uzandı. Günlerce süren yolculuğun verdiği yorgunlukla hemen kendinden geçti. Bir müddet sonra câminin kapılarını kilitlemek üzere gelen görevli, camide birinin yattığını görünce, yanına yaklaşarak: “Burada yatılmaz kalk!” dedi. Şems-i Tebrîzî hazretleri doğrularak: “Benim kimseye bir zararım dokunmaz. Garibim, uzak yoldan geliyorum. Hanlarda da yatacak yer yokmuş, başka kalacak bir yerim de yok. Bırak da burada sabahlıyayım.” dedi. Câmiyi kilitlemek için gelen kişi; “Beni uğraştırma, sana kalk dışarı çık dedim, yoksa yaka paça seni dışarı atmasını bilirim.” diye karşılık verdi.

Şems-i Tebrîzî hazretleri, bu son sözler üzerine bir tuhaf oldu. Hemen ayağa kalktı. Cübbesini toplayarak sessizce kapıdan dışarı çıktı.Câmiden çıkmasını isteyen görevli, onun arkasından bakarken, âniden boğuluyormuş gibi oldu. Bunun üzerine; “İmdât boğuluyorum!” diye bağırmaya başladı. Bu sesi işiten imâm efendi koşarak geldi ve ona; “Ne oldu, niye bağırıyorsun?” diye sordu. Kayyum durumu anlatınca, imâm efendi hemen câmiden çıkıp koşarak, Şems-i Tebrîzî hazretlerine yetişti. Kendisine; “Efendim, o câhildir, bir terbiyesizlik etmiş. Ne olur onu affedin!” dedi. Şems-i Tebrîzî hazretleri imâm efendiye baktı. Üzüntülü bir şekilde: “Onun işi benden çıktı. Benim yapabileceğim birşey yoktur. Ancak îmânla ölmesi için duâ edebilirim.” buyurdu.

ÜÇ SUÂL VE BİR CEVAP

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’ye felsefecilerden bir grup geldi. Suâl sormak istediklerini bildirdiler. Mevlânâ hazretleri bunları Şems-i Tebrîzî’ye havâle etti. Bunun üzerine onun yanına gittiler. Şems-i Tebrîzî hazretleri mescidde, talebelere bir ker****le teyemmüm nasıl yapılacağını gösteriyordu. Gelen felsefeciler üç suâl sormak istediklerini belirttiler, Şems-i Tebrîzî; “Sorun!” buyurdu. İçlerinden birini başkan seçtiler. Hepsinin adına o soracaktı. Sormaya başladı: “Allah var dersiniz, ama görünmez, göster de inanalım.” Şems-i Tebrîzî hazretleri; “Öbür sorunu da sor!” buyurdu. O; “Şeytanın ateşten yaratıldığını söylersiniz, sonra da ateşle ona azâb edilecek dersiniz hiç ateş ateşe azâb eder mi?” dedi. Şems-i Tebrîzî; “Peki öbürünü de sor!” buyurdu. O; “Âhirette herkes hakkını alacak, yaptıklarının cezâsını çekecek diyorsunuz. Bırakın insanları canları ne istiyorsa yapsınlar, karışmayın!” dedi. Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî, elindeki kuru kerpici adamın başına vurdu.Soru sormaya gelen felsefeci, derhâl zamânın kâdısına gidip, dâvâcı oldu. Ve; “Ben, soru sordum, o başıma ker**** vurdu.” dedi.Şems-i Tebrîzî; “Ben de sâdece cevap verdim.” buyurdu. Kâdı bu işin açıklamasını istedi.Şems-i Tebrîzî şöyle anlattı: “Efendim, banaAllahü teâlâyı göster de inanayım, dedi. Şimdi bu felsefeci, başının ağrısını göstersin de görelim.” O kimse şaşırarak; “Ağrıyor ama gösteremem.” dedi. Şems-i Tebrîzî; “İşte Allahü teâlâ da vardır, fakat görünmez. Yine bana, şeytana ateşle nasıl azâb edileceğini sordu. Ben buna toprakla vurdum. Toprak onun başını acıttı. Hâlbuki kendi bedeni de topraktan yaratıldı. Yine bana; “Bırakın herkesin canı ne isterse onu yapsın. Bundan dolayı bir hak olmaz.” dedi. Benim canım onun başına kerpici vurmak istedi ve vurdum. Niçin hakkını arıyor? Aramasa ya! Bu dünyâda küçük bir mesele için hak aranırsa, o sonsuz olan âhiret hayâtında niçin hak aranmasın?” buyurdu. Felsefeci, bu güzel cevaplar karşısında mahcûb olup, söz söyleyemez hâle düştü.

GAFLETTEN UYANMAK İÇİN

Mevlânâ otururken, bir havuz kenarında,
GeldiŞems-i Tebrîzî ve oturdu yanında.

Gördü ki Mevlânâ’nın, yanında kitaplar var,
Onları göstererek, sordu ki: “Nedir onlar?”

Arz etti ki: “Babamın, yazdığı kitaplardır,
Hepsi de inci gibi, kıymette bî-bahâdır.”

Şems onları isteyip, aldı kendi eline,
Ve kaldırıp hepsini, attı suyun içine.

Mevlânâ çok üzülüp, dedi: “Eyvâh, pederden,
Kalan kitaplarımın, tamamı gitti elden.”

Lâkin Şems-i Tebrîzî, elini uzatarak,
Çıkardı herbirini, hem de kuru olarak.

Mevlânâ görünce de, ondan bu kerâmeti,
Daha da sağlam oldu, ona teslîmiyeti.

Öyle ki sarsılmaz bir kale gibi oldu tam,
Sohbetine daha çok, aşk ile etti devam.

Evlâdı Sultan Veled, der ki: “Şems-i Tebrîzî,
Ansızın gelip gördü, bir gün pederimizi.

Öyle ki, babam onun, dururken huzûrunda,
Yok olmuştu gölgesi, o velînin nûrunda.

Önce herkes babama, tâbi iken, bu sefer,
Babam Şems’e uydu ve oldu onda cansiper.

Şems ona anlattıkça, Allah’ın sevgisinden,
Babam şevkle dinleyip, geçerdi kendisinden.

Bu şekilde aylarca, devam etti bu sohbet,
Çok yüksek makamlara, erdi babam nihâyet.”

Şems-i Tebrîzî ile, Mevlânâ hazretleri,
Sohbet ediyorlardı, geceleri ekserî.

Yine bir gün gecenin, bir mehtaplı ânında,
Sohbet ediyorlarken, medresenin damında,

Baktı Şems-i Tebrîzî, etrafına birazcık,
Buyurdu: “Hiç bir evde, görünmüyor az ışık,

Ölü gibi, gafletle, uyuyor bu kimseler,
Keşki kalkıp Allah’a, ibâdet eyleseler,

Zirâ kim, az sıkıntı, çeker ise bu günde,
Görmez fazla ızdırap, yarın mahşer gününde.”

O böyle söyleyince, hazret-i Mevlânâ da,
Ellerini kaldırıp, duâ etti o anda.

Dedi: “Şems-i Tebrîzî, hürmetine İlâhî,
Uyandır ölü gibi, yatan bu ahâlîyi.”

Mevlânâ hazretleri, edince böyle duâ,
Başladı gök yüzünde, bulutlar toplanmağa.

Şimşek çakıp, kuvvetle, gök gürledi peşinden,
Uyandı şehir halkı, bu gök gürlemesinden.

Civardaki evlerden, sesler yükseliyordu,
Herkes korkularından, “Allah Allah” diyordu.

Hazret-i Şems buyurdu: “Nasıl şimdi insanlar,
Bu yalancı uykudan, bu sesle uyandılar,

Hakîkî uykudan da, uyanmaları için,
Teveccühü gerekir, bir veliyy-i kâmilin,

Bir Allah adamının, mevcûdiyeti ile,
Gafletten uyanırlar, bir şehir halkı böyle.”

BAŞKA ÇÂRE YOK

Şems-i Tebrîzî hazretleri, bir gün dostlarına şöyle nasîhatta bulundu: “Âhireti terk edip, dünyâya tâlib olup muhabbet edenlere, mal kazanıp zengin olmaktan başka çâre yoktur. Âhirete tâlib olan kimselere de, ölmeden önce ibâdet yaparak, dîn-i İslâma hizmet ederek gayretle çalışmaktan başka çâre yoktur. Allahü teâlânın tâlibi olan kimselere, O’na kavuşmak arzusu içinde olanlara, mihnet, meşakkat, Dert ve belâlara katlanmaktan başka çâre yoktur. İlmi taleb edenlere, yâni âlim olmak isteyenlere, herkesin gözünde hakîr olmak ve yalnız, kimsesiz, garip kalmaktan başka çâre yoktur. Çünkü, kim ilim öğrenmek arzusunda olursa, onun üzüntüsü çok olur. Onu rencide ederler. Huzura kavuşması için her türlü derde, belâya sabretmesi lâzımdır. Her kim kendini üstün görürse, onun sonu zillete düşmektir. Hesapsız, sonunu düşünmeden malını sarfedenler, fakir olurlar. Her kim fakirliğe sabreder, kanâatkâr olursa, sonunda zenginliğe ulaşır. Her kimsenin, kendisinde bulunan iki şeyin birisini öldürüp, birisini diri tutmaya çalışması lâzımdır. Öldürmesi îcâb eden şey nefsidir. Çünkü nefsi öldürmedikçe, rahata ermek düşünülemez. Diri tutması lâzım gelen şey de, gönüldür. Çünkü gönlü ölü olanların mesûd ve bahtiyâr olması düşünülemez.”

 

       

ŞemsMevlana buluşması...

 

 

Mevlana Celaleddin, babası Bahaeddin Veled vefat edince, babasının eski şakirdi Seyyid Burhaneddin'e mürit olmuştu. "İşte Tırmızli sırlar bilici Burhaneddin, Mevlana'nın böyle müşkül bir yalnızlığında çıkagelmişti. Çıkagelmiş değil de sanki 'gayb' tarafından Mevlana'yı irşada görevlendirilmişti. Ona tam dokuz yıl mürşidlik etmiş, onu hemen tutuşmaya hazır bir çıra haline getirmiş ve o ahval içinde zuhur eden Tebrizli Şems'e devretmek üzere Konya'dan ayrılıp Kayseri'ye gitmişti.

 

Seyyid Burhaneddin Tırmızi'nin Kayseri'ye gittikten sonra henüz bir yıl geçmemişken vefat etmesi üzerine, Mevlana Celaleddin beş sene sürecek bir yalnızlık ve bekleyiş devresine girmişti. Ne var ki bu özlem dolu yalnızlık, çok mutlu bir sonla noktalanacak, 1244'te Şems-i Tebrizi'nin Konya'ya gelmesiyle bitmiş olacaktı. (Bkz. Vakkasoğlu, Vehbi, Önce Alkışladılar Sonra Öldürdüler, İstanbul, 2001, s. 101)  Fakat Konya'daki bu ilk buluşmadan daha evvel bir rivayete göre Mevlana 30 yaşında iken, Şam'da acayip kıyafetli bir adam onun yanına gelerek elini öpmüş ve "Alemin sarrafı beni tanı" dedikten sonra birden bire kalabalığın içine karışıp kaybolmuştur. 

 

Nihayet 1244 Ekimi yani 26 Cemaziyelahir, 642 tarihinde Mevlana, 38 Şems 60 yaşında iken Konya'daki ilk karşılaşmaları gerçekleşir. Artık beklenen zaman gelmiş ve kaderin önceden örülmüş tuğlaları zahirde de yerli yerine oturmaya başlamıştır. Başka bir ifade ile yanmak üzere hazırlanmış aşk çırası, Şems'in ateşiyle buluşmuştur. Konya'daki bu ilk karşılaşmalarında aralarında şöyle bir diyalog geçer:

 

"Şems: Hz Muhammed mi büyüktür Bayezid-i Bistami mi?

 

Mevlana: Elbette Muhammed (a.s.) bütün enbiya ve evliyanın büyüğüdür.

 

Şems: Peki ama Hz Muhammed: "Yarabbi seni tenzih ederim. Biz seni gereğince bilemedik. Sana günde yetmiş kere istiğfar ederim" buyurduğu halde Bayezid: "Kendimi noksan sıfatlardan arıtırım. Makamım ne kadar yüce ki cübbemin içinde Allah'tan gayrı varlık yok" demektedir buna ne buyrulur.

Mevlana: Bu tabiidir. Çünkü Allah'ın mahbubu Muhammed (a.s.) günde yetmiş makam aşıyor ve ulaştığı her makamda önceki bilgisinden istiğfar ediyor. "Ey bizim idrakimizden üstün olan Allah biz Seni gereğince bilemedik" diyordu. Bayezid ise bir makam aştı, bir tecelli ile kendinden geçti. Daha fazlasına eremediği için taştı ve öyle yerli yersiz söylendi." 

Bu karşılaşmayla Mevlana ve Şems arasındaki dostluğun temelleri atılmış oldu. Mevlana, Şems Konya'ya geldikten sonra artık dersi ve vaazı bırakmış, onun emriyle semaya koyulmuş, şiir söylemeye başlamıştı. Söylediği şiirler ise, görüntüde din sınırlarını adamakıllı aşmaktaydı. Bu durum karşısında Mevlana'nın sevenleri kıskançlık gösteriyor, Şems'in büyü ve telkin ile onu yoldan çıkardığını düşünüyorlardı. Şems'in sohbetlerinde bulunanlar, bu coşkun erin sözlerine asla tahammül edemiyorlardı. Bütün bunlar Mevlana'yı yoldan çıkaran, belki de onlarca dinsiz imansız eden Şems'in aleyhine bir cereyan meydana getirmişti. Fakat Şems-i Tebrizî onların davranışlarına hiç aldırmıyor, art arda pervasızca tok sözlerini sarf etmeye devam ediyordu. Özellikle de Mevlana'nın eski çevresine karşı kırıcı ve hırçın davranışlar sergiliyordu. Aşk ve cezbe haline giren Mevlana ise, Şems'i etrafındaki herkese üstün tuttuğunu söylüyor ve onun dostluğunu hiçbir şeye değişemeyeceğini çeşitli ortamlarda defalarca dile getiriyordu. Hatta Şems'i kötülemek için kendisine gelenlere de gücenmekteydi. 

 

Anlaşılan odur ki, Mevlana Şems'ten sonra hayli değişmiştir fakat bu değişimin bir anda olduğu söylenemez. Sezai Karakoç bu "değişim" konusunda şöyle söylemektedir: "Kimileri sanır ki Mevlana'da belli bir andan sonra ansızın büyük bir değişiklik olmuş, birden bire olduğundan bambaşka bir Mevlana doğmuştur. Oysa hiç bir değişim ve oluşum birden bire olmaz. Derinlerde görünmeyen planda, yavaş ve uzun bir hazırlanma dönemi olur. Bir deprem gibi. Biz sanırız ki deprem ansızın olur." 

Mevlana'daki değişim beraberinde birçok problemleri de getirmişti. Zira Mevlana'nın etrafında Güneş'i kıskanan müritleri bulunmaktaydı ve onlar istiyordu ki Güneş sadece kendilerine ışık versin. Oysa Güneş herkesi aydınlatmaya yeterdi. Derken günler geceleri kovalıyor ve Konya'daki Şems aleyhtarlığı giderek artıyordu. Mevlana'nın oğlu Sultan Veled, Şems'e karşı oluşan Konya'daki nefret tufanını ve olumsuz propaganda cereyanını "İbtida Name"de şöyle anlatır: "Hepsi de kınamaya koyuldu. Gerçekten haberi olmayan ve bir sürüye benzeyen o müritler birbirlerine; neden şeyhimiz, onun gibi birisine kapılsın da bizden yüz çevirsin? Hepimiz kişizadeyiz, ona kuluz, köleyiz, aşığız. Bizce onun Tanrı mazharı olduğunda şüphe yok, ondan birçok keremler gördük. Gördüklerimizi, az kişi görmüştür. Her kulak öyle sözler duyamaz. Doğan kuşu gibi avlandık, ona birçok avlar getirdik. Mevlana, bizim yüzümüzden tanındı. Dostu sevindi, düşmanı kahroldu. Bu böyleyken kim oluyor bu Şemseddin ki şeyhimiz, ona alındı, yüzümüze bile bakmıyor. Artık yüzünü göremez olduk. Büyücü müdür nedir? Sihirle kendisini şeyhe sevdirdi. Ne aslı belli ne nesli... Nereli olduğunu bile layığıyla bilmiyoruz. Halk vaazdan mahrum oldu, kutlu talihimiz döndü diyorlardı. Bazen Şemseddin'i gördükçe kılıçlarına el atıyor, yüzüne karşı sövüyorlardı. Hepsi Şemseddin'in Konya'dan gitmesini yahut ölmesini bekliyordu." 

 

Şems, kendisine karşı oluşan nefretin Konya'da yayılması üzerine 15 Şubat 1246'da Mevlana'ya haber vermeden ansızın ortadan kayboldu. Bu sefer de hicran ateşi ile yanıp kavrulan Mevlana, ayrılığın acısıyla inlemeye başlamıştı. Böylece şairliğinin de yakıcı devresine girmiş oldu. Derken bir gün, bu acıya su serpecek bir mektup geldi, mektup Şems'ten gelmekteydi. Şam'da olduğu anlaşılan Şems'e bir mektup da Mevlana yazdı ve mektubu oğlu Sultan Veled'e vererek ona gönderdi. Uğurlarken de oğluna "Git onu çağır, kendisini incitenler çoktan pişman oldular, ben ise yokluğuna dayanamıyorum. Lütfetsin gelsin artık"diye söylemişti.

 

Sultan Veled mektubu yerine ulaştırdı ve Şems'i de alarak Konya'ya geri döndü. 8 Mayıs 1247 tarihinde Şems'in Konya'ya dönüşüyle Mevlana'nın hasret gözyaşları dinmiş ve yerini sevinç gözyaşlarına bırakmıştı. Acı dolu o ayrılık günleri artık geride kalmıştı fakat ne yazıktı ki bu kavuşma anı çok uzun sürmeyecekti. Çünkü Şems'e karşı kurulan kin ve nifak kazanları, yeniden kaynatılmaya başlanmıştı. 

 

Şemsin ikinci kayboluşu ise birincisinden çok daha muammalıdır. Onun sırrolması konusunda çok değişik rivayetler olmakla birlikte Şems'in nasıl kaybolduğu konusu halen gizemini sürdürmektedir. Sultan Veled'in İbtida Name'sinde ve Eflaki'nin Menakib'ül Arifin'de bu konudaki bazı rivayetlere yer verilmiştir.

 

Kaynaklar incelendiğinde bu esrarengiz kayboluşun kesin olmamakla birlikte şöyle gerçekleşmiş olabileceği düşünülmektedir: "Bir gece Mevlana ile otururken, dışarıdan biri onu çağırdı. Şems kendisini katle davet ettiklerini söyleyerek çıktı. Dışarıda pusu kurulmuştu. Bıçak üşürerek öldürmek istediler, lakin Şems bir nara atınca, içlerinde Mevlana'nın ortanca oğlu Alaaddin de bulunan o cemaat bihuş oldular; akılları başlarına geldiği zaman yerde birkaç damla kan gördüler. Ondan sonra bir daha Şems'in izi bulunamadı.

 

Gölpınarlı ise olayı şöyle anlatır: "1247 yılı Aralık ayının beşinci Perşembe günü, İçlerinde Mevlana'nın oğlu Alaaddin'in de bulunduğu yedi kişi, Şems'e bir pusu kurdular; onu öldürüp cesedini battal bir kuyuya attılar. Sonradan bunu duyan Sultan Veled bir gece bazı dostlarıyla gidip cesedi kuyudan çıkardı.

 

"Mevlana Şemseddin'i inciten bu küçük oğlunu affedememişti. Küskünlük ve nefretinin ne kadar uzun sürüldüğüne bakılsın ki, Şems'in vefatından on beş yıl sonra 1262' de ölen Alaaddin'in cenazesinde bulunmamış, namazını da kılmamıştı. Eflaki; Ancak ölümünden bir hayli sonra oğlunun mezarı başına gittiğini, kireçle sıvanmış kabri üzerine "Yarabbi! Senden yalnız iyilik sahipleri kerem umarsa; /  Mücrim olanlar kime dayansın, kime sığınsın?" diye Arapça bir beyit yazdığını ayrıca 'Mana aleminde Şemseddin'i gördüm, Alaaddin ile barıştı onu bağışladı. O da rahmete kavuşanlar arasına girdi' dediğini nakletmektedir.

 

Mevlana ve Şems ikilisinin birbirine olan bağlılıkları o dereceye ulaşmıştır ki, Şems'in vefatından sonra yaşanan şu olay bunu en güzel şekilde ortaya koyar: "Bir gün Mevlana'ya birisi 'Şems'i gördüm' diye haber verir. Bu haberden sonra Mevlana üstünde bulunan feraceyi ona bağışlar. Hizmetinde bulunan kimseler bu şahsın yalan söylediğini, böyle bir şeyin olmasının imkânsızlığını her ne kadar belirtirlerse de Hazreti Mevlana 'Bu Feraceyi onun söylemiş olduğu yalana bağışlıyorum. Şayet dosttan doğru bir haber getirmiş olsaydı canımı bile verirdim' diye mukabelede bulunur.

 

Şems'in bu hazin kayboluşu sadece Mevlana'yı hüzünlere gark etmemiş, asırlar sonrasında yaşayan sevenlerinin de içlerinin oyulmasına neden olmuştu. Bu esrarengiz veliyi hiç görmedikleri halde seven birçok insanı da acı ile karışık bir düşünme evresine sevk etmişti. Neticede sırroluşunun mahiyeti her ne olursa olsun, onu Mevlana ile buluşturan da, ondan ayıran ve muammalı bir şekilde kaybolmasına sebep olan da kader ipini elinde tutan Cenab-ı Mevla'ydı. Bu hikâye burada bitmeyecek, bu ayrılık böyle yarım kalmayacaktır. Belki de bambaşka bir ortamda, bambaşka bir şekilde neşeli bir kavuşma ile nihayetlenecektir.

 

 

                                   

 

¨¨Tebrizli Şems'in 40 Kuralı¨¨

 

Şems'in KIRK kuralı...

"Birinci kural: 
Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok eğer, Tanrı dendin mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir."


İkinci Kural: Hak yolunda ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil. Klavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol, silenlerden değil..


Üçüncü Kural: Kuran dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonraki batıni mana. Üçüncü seviye batıninin batınisidir. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye."



Dördüncü Kural: Kainattaki her zerrede Allah'ın sıfarlarını bulabilirsin, çünkü o camide, mescitte, kilisede, havrada değil, heran heryerdedir. Allahı görüp yaşamayan olmadığı gibi, O'nu görüpte ölende yoktur. Kim O'nu bulursa, sonsuza dek O'nda kalır... 

Beşinci Kural: Aklın kimyası ile Aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. "Aman sakın kendini" diye tembihlenir. 
Halbuki AŞK öylemi? Onun tek dediği: "Bırak kendini, ko gitsin!" 
Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var! 


Altıncı Kural: Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur... 

Yedinci Kural: Şu hayatta tek başına inzivaya kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, Hakikat'i keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin...


Sekizinci Kural: Başına ne gelirse gelsin, Karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda görmesende dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır.
Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir... 

Dokuzuncu Kural: Sabretmek öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.



Onuncu Kural: Ne yöne gidersen git, -Doğu, Batı, Kuzey ya da Güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi sonunda arzı dolaşır.. 

On Birinci Kural: Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni ve taptaze bir "sen" zuhur edebilmesi için zorlıkla, sancılara hazır olman gerekir.


On İkinci Kural: Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her yolcu istesede istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıpta değişen yoktur. 

On Üçüncü Kural: Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı hoca şeyh şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içinde bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil. 

On Dördüncü Kural: Hakk'ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. "Düzenim bozulur hayatım altı üstüne gelir" diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

On Beşinci Kural: 'Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldur. Tek tek herbirimiz tamamlanmamış sanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermemiz için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler...


'On Altıncı Kural: Kusursuzdur ya Allah, O'nu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde bilebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan'dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne lâyıkıyla bilebilir, ne lâyıkıyla sevebilirsin.'

'On Yedinci Kural: Esas kirlilik, dışta değil içte, kisvede değil kalpta olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.'

'On Sekizinci Kural: Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil, bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara; dışında, başkalarında değil. Ve unutma ki nefsini bilen Rabbini bilir. Başkalarıyla değil, sadece kendiyle uğraşan insan, sonunda mükafat olarak Yaradan'ı tanır.'


On Dokuzuncu Kural: Başkalarından saygı, ilgi ya da sevgi bekliyorsan, önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. Yakında gül yollayacak demektir.


Yirminci Kural: Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.


Yirmi Birinci Kural: Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek, kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hak'ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.


Yirmi İkinci Kural: Hakiki Allah Aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdi mi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimzdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.


Yirmi Üçüncü Kural: Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz. 
Aşırılıktan uzak dur. Sufi ne ifrattadır ne tefritte. Sufi daima orta yerde...


Yirmi Dördüncü Kural: Madem ki insan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, attığı her adımda Allah'ın yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırlayarak, buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile, gene de başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.


Yirmi Beşinci Kural: Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit birileryle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz...


Yirmi Altıncı Kural: Kainat yekvücut, tek varlıktır. Her şey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının, hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti, herkesin yüzünü güldürebilir.


Yirmi Yedinci Kural: Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsen o da sana sesleri öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır. Şer çıkarsa, sana gerisin geri şer yankılanır.
Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece sadece güzel sözler et. Kırk gün sonunda göreceksin her şey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse, dünya değişir.



Kural Yirmi Sekiz: Geçmiş, zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi daima şu an'ın hakikatini yaşar.



Kader, hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten, 'ne yapalım kaderimiz böyle' deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolucuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin, ne de hayat karşısında çaresizsin. Bunu anlatır Yirmi Dokuzuncu Kural...


Otuzuncu Kural: Hakiki Sufi öyle birdir ki başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez. 
Sufi kusur görmez. Kusur örter.


Otuz Birinci Kural: Hakk'a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık; kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp... Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşa; kimimiz ise, ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.


Otuz İkinci Kural: Aranızdaki bütün perdeleri tek tek kaldır ki, Tanrı'ya saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur, dost. Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma! İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama!


Otuz Üçüncü Kural: Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken, sen HİÇ ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil, hiçlik bilincidir.


Otuz Dördüncü Kural: Hakk'a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olman insan çalkantılı ve girdaplı sulardan debelenmeyi bırakır; emin bir beldede yaşar.


Otuz Altıncı Kural: Hileden, desiseden endişe etme. Eğer birileri sana tuzak kuruyor, zarar vermek istiyorsa, Tanrı da onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. 
O'nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz. Sen sadece buna inan!


Otuz Yedinci Kural: Tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır, bir de ölmek zamanı.


Otuz Sekizinci Kural: 'Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım?' diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün.
Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık. Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.


Otuz Dokuzuncu Kural: Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz, her şey yerli yerinde kalır, merkezinde... Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz.
Ölen her Sufi için bir Sufi daha doğar.


Kırkıncı Kural: Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peçesinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani mi diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. AŞK'ın ise hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır,
hasretinde...

 

 

Şems-i Tebrizi Sözleri

* Kadın; Bilene Nefes, Bilmeyene Nefs tir


* Her İnsan için Bir Aşık Olma Zamanı Vardır , Bir de Ölmek Zamanı.


* Sen nasıl bir pınarsın Mevlana’m, içtikçe daha çok susadığım.


* Ey aşk! Sen öyle bir kişisin ki, dünya tokları, senin vuslatının açlarıdır.


* Gökleri bir mendil gibi dürüp avucuna almalı.. Sonsuz zevalsiz çerağı, bir kandil gibi gök kubbesine asmalı.


* O bir arslan gibi savaşa atılsın, onun timsah gibi bir kalbi olsun! O yeryüzünde kendisinden başka kimseyi bırakmasın! Hatta kendisiyle bile savaşa girsin.


* Sana dilsiz, dudaksız sözler söyleyeceğim Bütün kulaklardan gizli sırlardan bahsedeceğim Bu sözleri sana, herkesin içinde söyleyeceğim ama senden başka kimse duymayacak Kimse anlamayacak.


* Bana göre aşık öyle olmalı ki, şöyle bir kalkınca, her tarafı ateşler sarsın; her tarafta kıyametler kopsun.


* Cehennem gibi olmalı, cehennemi bile yakıp yandıracak bir gönül istemeli.. Ki o gönlün önüne iki yüz deniz çıksa, hepsini de yaksın, yandırsın. Onun tek bir dalgası bilindik denizlere taş çıkartsın.


* Aşık odur ki, Allah’tan aldığı aşk emanetini Allah’a verir. Aşk mezhebinde her şey yüce Aşk’a kurbandır.


* Eğer susarsan konuşman daha aydınlık olur..Çünkü sükutta hem sessizliğin ışığı,hem de konuşmanın faydası gizlidir.


* Dostluk gül olmaktır yaprağı ile de dikeni ile de.


* İnsanlar maşuk aramıyor, bencil duygularına köle arıyor. Köle buluyor ama aşkı bulamıyor.


* Ey Gönül !Şimdi sorarım sana, hangi Aşk daha büyüktür..?Anlatılarak dile düşen mi, anlatılmayıp yürek deşen mi?


* Her şey insanoğluna feda iken insanoğlu ise kendine cefa olmuştur.


* Gençliğimde aradığımı yaşlılığımda buldum , neylersin. Ya ben erken geldim ya sen geç kaldın vuslata , neylersin. Kader!


* Önce sevgiyi anlayalım.


* Bir an bekle, arkana dön ve unuttuklarını anımsa.. Kaybettiysen ara, kırdıysan af dile, kırıldıysan affet; Çünkü hayat çok kısa.


* Elalem şarap içer sarhoş olur, biz aşk ehliyiz içmeden sarhoş olmuşuz.


* Musikinin ritminde bir sır saklıdır; eğer onu ifşa etseydim dünya alt üst olurdu.


* Her yolun bir adabı vardır.Allahı sevmenin de bir adabı vardır..Derviş sadece gönlü geniş ve ruhu gezgin bir sufi demek değildir ki.


* Gel bakalım ateşle nasıl oynanır göstereyim..Gör bakalım ateş mi seni yakar, sen mi ateşi?


* Alimken arif oldun peki aşık olmaya namzet misin?


* Ey Celaleddin talipsen yüreğime , yalnızlığını adayacaksın bana.


* Allah bir insanı senin elinle ayağa kaldıracaksa, sen nasıl elini uzatmazsın ? Allah seni insanlara sevdirmek istiyor, Allah senin dağılmış parçalarını topluyor. Aşka nankörlük etme!!


* Şeytanda insandaki özelliklerin birisi hariç hepsi vardır.Şeytanda eksik olan tek nimet Aşk..Şeytanın insanı çekememesi aşksızlığındandır.


* Allah senin kapından aşk sarayına bir insan alacaksa , o insana sen nasıl ben seni sevmiyorum dersin?


* Sende o var bu var , falan dedi var , falan anlattı var , peki sende senden ne var Mevlana?


* Sığ suları en hafif rüzgarlar bile coşturabiliyor. Derin denizleri ise ancak derin sevdalar. Anladım ki, derin ve esrarengiz olan her sey susuyor. Anladım ki susan her şey derin ve heybetli.


* Bu nicelik ve nitelik dünyasının ucunda Dertli sesiyle konuşan bir adam durmakta ! Gözü kartallarınkinden bile daha keskin Yüzü şahididir gönül ateşinin İç ateşinin yakıcılığı artıyor her zaman Arzuyla dolu bir ruhtan , yanan bir avuç topraktı Aşk ve sarhoşluktan nasipsiz bilginler Tedavi için nabzını hekim eline verdiler.


* Hakiki dost Allah gibi mahrem olmalıdır. Dostun çirkinliklerine, hoşa gitmeyen hallerine tahammül etmeli, hatasından incinmemelidir. Dosttan yüz çevirmemelidir, dosta itiraz etmemelidir. Nitekim rahmeti bol olan Allah kullarının ayıplarından, günahlarından, noksanlarından dolayı onlardan yüz çevirmez. Tam bir inayet ve şefkatle, onlara rızkını verir. İşte garazsız, ivazsız dostluk budur.

 

 

KONYANIN NABZI GAZETESİ

()
 
2757 kez okundu
Bu Haberi Paylaş :
   
 
 
 
  Yorumlar 1 Onay Bekleyenler 1  

misafir 2012/07/15 11:19
Sevmeye layık olmayanı hatırlayarak değerli etme! Dönmek mi istiyor, bir şans daha verme. Unutma; sevgi yürekli olana yakışır. Şems-i Tebrizi


600
   Karakter Kaldı.

Üye olmayan okurlarımızın yorumları "Misafir" kullanıcı adıyla yayınlanmaktadır.

Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!

 
   
   
   
sagReklam.php Eklenen ��erik Bulunamad�

sagReklam.php Eklenen ��erik Bulunamad�

sagReklam.php Eklenen ��erik Bulunamad�

sagReklam.php Eklenen ��erik Bulunamad�

sagReklam.php Eklenen ��erik Bulunamad�


Review www.konyaninnabzi.com on alexa.com Free Page Rank Tool
Gazeteler Gazeteler Firma Rehberi diziler BASIN-YAYIN
Künye

Konyanın Nabzı Gazetesi

 

konyaninnabzi.com

 

İletişim : 0332 320 10 02


haber@korkmazmedya.com
 

iletisim@korkmazmedya.com

 

 

Konyanın Nabzı Gazetesi  Bir KORKMAZ MEDYA GRUP Kuruluşudur.

İletişim

KORKMAZ MEDYA GRUP

Hacı Şaban Mahallesi  Meram Yeni Yol Üzeri  No: 217 

MERAM                                         KONYA TÜRKİYE


Telefon : 0332 320 10 02 


haber@korkmazmedya.com   

iletisim@korkmazmedya.com 

Bize Ulaşın
Adınız

e-Posta

Konu

Mesaj